Mezheplere tâbi olmayanların durumu nedir açıklarmısınız?

Hak mezheplerde akıl ve mantığın tasdik etmediği hiçbir mesele yoktur. Çünkü onların dayanak noktası Kuran, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukahadan ibaret olan edille-i şeriyyedir. Dağlardan daha metin olan o ...


Ağaç Şeklinde Aç1Beğeni
  • 1 gönderen alptraum

  1. Alt 01-28-2008, 22:07 #1
    alptraum Mesajlar: 38.105
    Blog Başlıkları: 28
    Hak mezheplerde akıl ve mantığın tasdik etmediği hiçbir mesele yoktur. Çünkü onların dayanak noktası Kuran, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukahadan ibaret olan edille-i şeriyyedir. Dağlardan daha metin olan o edille-i şeriyye, hiçbir beşerî kuvvetin tahrip edemeyeceği çelikten bir kaledir. Bu kaleden çıkanların, ehl-i sünnete düşman olan olumsuz cereyanlara kapılmaları veya alet olmaları kuvvetle muhtemeldir.

    Şunu da ehemmiyetle nazara vermekte fayda görmekteyim: Mezhepleri beğenmeyen, onlardan birine uymayan veya mezheplerin kolay yanlarını alan bir kimse, asırlardan bu yana gelip geçmiş milyonlarca Müslümanın yolundan ayrılmış, kendi başına yeni bir yol tutmuş olur. Böyle kimseler, Kur'an-ı Kerim'in; "Kim, Peygambere karşı çıkar ve kendisi için doğru yol belli olduktan sonra Müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir" tehdidinden de hissedar olurlar.

    Bir mezhep imamını taklit eden kimse hangi mezhebe bağlanmış ise artık her meselede o mezhebin hükümleriyle amel etmesi ve mezhebinde sebat etmesi lâzım gelir. Ancak zaruret hallerinde her hangi bir meselede yine kendi mezhebinde kalmak şartıyla diğer bir mezhebin hükmüyle amel edebilir. Bu ise ancak bir âlimin fetvasıyla mümkün olabilir.

    İmam-ı Gazali Hazretleri de bu görüştedir.

    Mademki taklit sahibi bir mezhebi iltizâm etmiştir, artık onda sebat etmesi gerekir.

    Netice olarak; kişinin kendi hevesine uyarak sık sık mezhep değiştirmesi onları hafife almak manasına gelir.

    Son asrın müdakkik alimlerinden Muhammed Kevserî, Makalât adlı eserinde bu gibi kimselerin halini şöyle tasvir eder:

    "Evet, her grubun kendisiyle gördüğü fakat gerçekte ne onunla ne de bununla olan, yani Arap şairinin dediği gibi: "Yemenlilere vardığında Yemenli, Maadlilere vardığında Adnani" görünen kişiden daha bozguncusu yoktur."

    Kevserî aynı eserinde, mezhepsizliğin dinsizliğe götüren bir köprü olduğunu da söyler.

    Dr. Ramazan el-Bûti ise bu konuda, "Evet, bütün İslâm milleti uzun tarihi boyunca İslâm'ı aynıyla yaşatma imkânını en geniş ölçüde veren müçtehitlerin bu dört imam (İmam-ı A'zam, İmâm-ı Şafi'i, İmâm-ı Mâlik ve İmâm-ı Hanbel) olduğu üzerinde ittifak edegelmişlerdir. der ve bu imamların yolunu bırakıp insanları mezhepsizliğe davet etmenin "İslâm dinini tehdit eden en tehlikeli bid'at" olduğunu ilâve eder.

    Ramazan el-Bûti, mezhepsizlik dava edenlerin yeni hâdiselere çözüm getirmek yerine, İslâm'ın temel rükünlerini sarsmaya çalıştıklarına dikkati çekerek şöyle der:

    "Ben bu mezhepsizlerden hiç birinin bir gün kalkıp da, halkın her gün sorup durduğu yeni meselelerden birini araştırdığını görmüş değilim. Onların bütün dertleri, binası tamamlanan, hükümleri yerleşmiş bulunan ve gereğince amel edilmekle Müslümanların borçtan kurtulup selamete çıkacakları İlâhî emirler hususunda yol gösterici olan hak mezhepleri yıkmak için bütün güçlerini sarf etmekten ibarettir!

    Dr. Ramazan el-Bûti mezhepsizlik dava edenlere şu iki soruyu sorar:

    "Bütün insanları inşaat işlerinde mühendislere uymaktan vazgeçmeye çağırsan ne olur? İnsanları teşhis ve tedavi hususunda doktorlara tabi olmaktan uzak kalmaya davet etsen ne olur?"

    Bu soruya kendisi şöyle cevap verir:

    "Hiç şüphe yoktur ki, bunun arkasından gelecek olan şey, insanların tamir edeceğiz diye kendi evlerini bile bile tahrip etmeleri, tedavi zannıyla kendi canlarına kendilerinin kıymalarıdır."

    Mezhep tanımayanları bu tehlikenin kapısına getiren ve müçtehitlere tâbi olmaktan men eden en mühim sebep kendi rey ve düşüncelerini müçtehitlerin görüşlerine müsavi, hatta onlardan daha üstün görmeleridir.

    İmam-ı Şârânî Hazretleri de bu hususta şöyle buyurur:

    Müçtehitlerin sünnet buyurduklarının hepsi ile amel et ve mekruh dediklerini terk et! Onlardan bu hususta delil aramağa kalkma! Çünkü sen, onların dâirelerinde mahpussun. Onların makamına varmadıkça doğrudan kitab ve sünnete ulaşmakta, onları geçmen ve hiçbir zaman hükümleri onların aldığı yerden alman mümkün değildir...

    Bütün mezhepler, bana göre, parmakların el ayasına ve gölgenin aslına bitişik olması gibi, şeriata bitişiktirler...

    Bu vesile ile şu noktayı da kaydetmek icap ediyor. Müçtehitlere uymayarak kendi reyine uymak büyük bir gururdur. Bu ise insanın manen çöküşüne sebep olur. Bediüzzaman Hazretleri bu gibi kimselerin akıbeti hakkında şu tesbitlerde bulunur:

    "Evet gurur ile insan maddî ve manevî kemalât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemalâtına tenezzül etmeyip, kendi kemalâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nakıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslaf-ı izamın irşadat ve keşflyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama maruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar."

    Mehmet Kirkinci

    Esmaaa bunu beğendi.
  2. Alt 04-25-2008, 23:18 #2
    Metin mete Mesajlar: 547
    Akif’in tabiri ile “Böyle gördük dedemizden…”

    “Onca geçmiş büyüklerimiz görememiş de...”

    Peki, bir şeyin doğruluğu veya yanlışlığı “geçmiş büyükler” ile ölçülür mü?

    Geçmiş büyükler doğruluğun veya yanlışlığın ölçüsü olabilir mi?

    Ya İmamı Şafi hata yaptı ise?

    Ya Gazali yanlış düşündü ise?

    Ya Buhari’nin gözünden kaçtı ise?

    Ya Mevlana bilmiyor idiyse?

    Ya Said-i Nursi göremedi ise?

    Ya Mustafa Kemal yanıldı ise?

    Ne oldu? Şaşırdınız mı?

    Bizim geçmiş atalarımız bunlar değil mi?

    Hani Kur’an’ı şimdi iniyor gibi okuyacaktık?

    Okuyoruz işte niye şaşırıyorsunuz?

    Söyler misiniz, Kur’an’ın “Ya atalarınız bilmiyorsa?” (Maide; 5/104) sorusunun muhatabı şu an kim?

    En arka sıra müdavimi haylaz öğrencilerin, öğretmenin “Sen! sen arkadaki söyle bakalım!” deyince, üzerine alınmamak için arkasındaki duvara bakması gibi, Kur’an’ın bu tür soruları karşısında arkamızdaki duvarlara mı bakalım?

    O atalar bizim atalarımız.

    Şu an muhatap da biziz, biz!


    Onlar sağlam bilginin ışığında yürümüş ve doğru olanı yapmışlarsa tamam, ona sözümüz yok. Bilakis bu durumda bilgilerini esas almakla ve doğrularını sürdürmekle sorumluyuz. Çünkü “bilgiyi” ve “doğruyu” onlardan daha çok severiz. Rehberimiz atalarımız değil; onların da rehberi olan yaşayan değerlerdir; bilgi, doğruluk, dürüstlük, akıl, vicdan, iyilik, fıtrat, adalet, merhamet, söz, vefa…

    Yaşayan değerler bunlar.

    İnsanlık bunlarla ayakta durur. Peygamberler de dahil bütün geçmiş atalar bunlarla test edilir. Hz. Ebubekir’in o ölümsüz çıkışında dediği gibi “Her kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Her kim de Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah Hayyu Layemuttur…

    Yani: Allah ölümsüzdür, “Yaşayan Tanrı” O’dur. O ölmeyeceğine göre değerleri de ölmez. Yaşayan Tanrı’nın (Hayyu Kayyum) yaşayan değerleri (kelimeleri) ise insanlık vicdanını her daim ayakta tutan temel değerlerdir. Muhammed bize bunları getirdi. Bu kelimelerin nasıl hayata geçirileceğini örneklemek için vardı. Şu an bir insan olarak ise öldü ama örnekliği yaşıyor. Örnek almayı bırakıp kendisine tapmayın. Kim ona taparsa bilsin ki artık o yok ve bir daha da olmayacak. Kim de Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah yaşıyor, kelimeleri yaşıyor ve hep yaşayacak. Yaşayana sarılın ey insanlar! Kim bu kelimelere hayat verirse O’na sarılmış ve kendi hayatında O’nu yaşatmış olur. Yoksa Allah zaten hayyu layemuttur... Bu nedenle sarılmanız gereken “naciz vucutlar” değil; Allah’ın söze ve adalete dayalı bir dünya kurulduğunda ancak tamamlanmış olacak olan yaşayan kelimeleridir. Çünkü “Rabbinin kelimeleri sıdk ve adalet olarak tamama ermiştir.” (En’am; 6/115)…





    Not;Be cevabin kesinlikle yaziyla ilgisi yoktur,Sadece sesli düsünme...

    Konu Metin mete tarafından (04-25-2008 Saat 23:20 ) değiştirilmiştir.
  3. Alt 07-09-2008, 15:39 #3
    Esmaaa Mesajlar: 149
    Ya yanıldı iseler diye düşünmek gerekir elbette ama aklı olan bi insan da bunları araştırıp yanılmadıklarını anlar. Onların yolu Kuran yolu söyledikleri Kuran'ın dışına çıkmaz. Hz. Muhammed, İmam Gazali, Mevlana ölmüş olabilir ama onlar olmadan da bizler yolumuzu bulamazdık. Nasıl ki Allah Cebrail'i peygamberlere hakikatleri anlatsın diye gönderdiyse, Allah onları bizlere doğru yolu göstermeleri için görevlendirmiş. Bizim yapabileceğimiz dua edip Allah'a yalvarmak. İnsan yanlızca kendi aklı ve iradesiyle hareket etmeye kalkarsa, büyük bir yanlışa sürüklenir diye düşünüyorum. Demek istediğim saydığınız kişileri eğer okumasak araştırmasak halimiz harap olurdu tabi Allah'ın dilemesi hariç.

Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın

Bu soru sistemi, zararlı botlara karşı güvenlik için uygulamaya sunulmuştur. Bundan dolayı bu kısımı doldurmak zorunludur.