Ahlaklilar Ahlaksizlar Kadar, MÜ'mİnler En Az Kafİrler Kadar Cesur OlmadikÇa.........


Ahlâklılar, ahlâksızlar kadar cesur olmadıkça, mü’min olduğunu iddia edenler en az kâfirler kadar dâvâları için bedel ödemeye hazır olmadığı müddetçe, “mü’minim” diyenlerin kılavuzu Kur’an olması gerektiği halde, tâğutlar ve tâğutî anlayışlar olduğu sürece… Evet, böyle oldukça ümmetin burnu daha nice leş kokusuna muhatap olacak, mü’minliği tartışılacak tevhidden habersiz halk yığınları ve onları güden muhâfazakâr demokratlar izzeti yanlış yerde aramanın cezası olarak zillet içinde zillet yaşayacak…



Artık ihtilaller, askerî darbeler devri geçti. Şimdiki moda: Farklı biçimleri olan postmodern darbeler… Muhtıralar, internet bildirileri, kapatma davaları ve daha nicelerini görmeye aday olduğumuz benzerleri… Böylece bir taşla birkaç kuş vurulmuş oluyor. Posmodern darbeciler, hem maşa kullanarak fazla risk almamış ve hem de tüm isteklerini muhâtaplarına kendi istekleriymiş gibi yaptırarak kendi köklerini kendilerine kurutturmuş oluyor. Böylece AKP gibi partileri daha ehlileştirmiş, etkisizleştirmiş ve onun eliyle özellikle İslâmî özgürlük taleplerine set çekmiş oluyorlar. Altı yıldır İslâm ve müslümanlar adına hiçbir icraat ortaya koyamayanlara “ne yapalım, müsaade etmiyorlar” diye bahaneler bulup halkın, bu gerekçelerle, beklentilerini çıkmaz Şubat ayının gelmeyecek otuzuncu gününe ertelemelerini sağlamış oluyorlar. Bırakın Şubatın 30’unu, takvimler politikacılara ve destekçilerine göre Şubatın 29’unu bile gösteremiyor. Korkudan 28’inde takılıp kalmış, hâkî renkli o sayfayı koparıp atamıyor, yeni sayfa açamıyorlar. Kapatmaya gerek yok (kapatıp niye kahraman yapsınlar ki), “kapatırım ha!” diyenlerin korkusu yetecektir hem iktidara, hem halka.



Aynen Erbakan hükümeti zamanında, yönetimin onda olmadığını açık bir şekilde halka da göstermek için, hükümet eliyle kendi tabanı olan kesime karşı soğuk savaş açmaları, meselâ emniyetin özellikle Fatih Çarşamba’da ve başka yerde sarık avına çıkması, irtica diye yaftalanan müslümanlığın ne tehlikeler içerdiğini iktidara rağmen döne döne gösterdikleri gibi…



Bu hükümetin de İslâm adına bir şey yapmamış olması yeterli görülmüyor, irtica denilen müslümanlığa ve müslümanlara karşı tavrının daha sert olması isteniyor. İster anayasaya madde koy, ister babayasaya; sökmez. Sadece üniversitelerde ve sadece başörtüsü yasağını kaldırmayı bile kolay kolay uygulamaya koyamayacakları şekilde, tükürdüklerini yalatıyorlar. Kim demiş T.C. hukuk devleti diye? Hadi canım sen de, ancak guguk devleti denilebilir bu haliyle. Bizim açımızdan zaten “hukuk” kelimesi “hak” kelimesinin türevi olduğundan; “Hak” da öncelikle Cenâb-ı Hak ve O’nun hak olarak koyduğu hükümleridir; tâğutun hukuk dediği gerçek Hak ve hukuka ters dayatmalardır. Kendi yasalarına ve anayasalarına bile uymayanlar hangi inancında samimi olabilir? Demokrasi ve kanun adlı kendi putlarını acıkınca yiyen putperestler Allah’a itaat eder mi, Allah’a itaat edenleri sever mi hiç? Onlarınki sürpriz değil, onlar kendilerine yakışanı yapıyorlar. Ama onların putlarını cilalayıp halka da şirin göstermeye çalışan, buna rağmen tek ilâh Allah’a iman ettiklerini söyleyen, hanımlarının başları örtülü kimselerin tavırları esas problem.



Zâlimler zulümlerini “adalet”i parti adlarının önüne koyanlar eliyle icrâ ediyorlar. Hükümet davul taşıyor, tokmak başkalarının elinde; istediği havadan çalıyorlar. Davulculara kıvırtmak, halka da oyna(t)mak kalıyor. Ayrımcılık ve adâletsizliğin birçok yansımasından biri olan katsayı, yat sayıya çoktan dönüştü bile. Halkın da din adına zaten fazla istediği bir şey olmadığı halde, derin devlet kendi halkına, Kürt olsun Türk olsun fark etmez; hiçbirine güvenmiyor, onları baskı altında tutmayı yeğliyor. Artık anayasa değişikliği, sadece halkın değil, hükümetin bile gündeminden çıktı; şimdi gündemde partilerin kapatılmasının zorlaştırılmasına yönelik anayasa değişikliği var. Hani Ocak 2008’de kamuoyuna yeni anayasa taslağı sunulacaktı? Perdenin gerisinden oyunu yöneten derin güçler, yeni anayasa diyen Tayyiplerin ağzına biber sürdü anlaşılan; artık lafını bile etmiyorlar. Bizim için pek fark etmese de, bazıları büyük umutlarla sivil(!) ve özgür(!) bir anayasa bekliyorlardı; tevhidi yücelten şuurlu üç-beş Müslüman dışında kimsenin İslâm anayasası isteği filan bile yok… Yeni Anayasa taslağı, rafa mı kaldırıldı, çöpe mi atıldı, bilinmiyor.



Bütün bunlar bu partiye oy kaybettirir diye zannediyorsanız kesinlikle yanılırsınız… Daha onun rolü bitmedi, rüzgâr fırtına gibi esiyor ama onun arkasından esiyor, onu oy yönüyle daha ileriye sürüklüyor. Demokrasi oyunu budur: Kim halkı oyalıyor, o halktan oy alıyor. Ver oyunu, gör oyunu.



AKP’yi kapatırlar mı? Kim kapatacak, diye sormazsınız herhalde; tabii ki “derin devlet”. Ben sanmıyorum. Ilıman İslâm dedikleri ucûbeyi ülke insanına ve Ortadoğu’ya yerleştirme ve ülkenin uzaktan yönetilmesi gibi AKP’nin üstlendiği rolleri şu an için daha iyi oynayacak başrol oyuncuları yok. Ama kurulacak yeni bir parti aracılığıyla halktan daha fazla destek alıp Erbakan’dan Erdoğan çizgisine gelinmesinin yeterli gelmemesiyle daha bir sağcı, daha liberal ve daha muhafazakâr (siyasal ve toplumsal değer(sizlik)leri koruyup muhâfaza eden anlamında), daha uzlaşmacı, parti içinden bir üçüncü lider aranıp bulunduysa/bulunursa (şimdiki şartlarda küçük ihtimal gibi gözüküyor) o zaman sadece gözdağı vermiş olmazlar, başrol oyuncusu jönü değiştirmekten çekinmezler senaryoyu hazırlayıp filmi yönetenler. Müslüman halkın gazını almak ve BOP denilen proje için, yani Ortadoğu’yu yeniden dizayn edip oralara T.C. tipi demokrasi ihraç etmek için AKP gibi partiye, Tayyip gibi birine devamlı ihtiyaç vardır. Baykal veya Bahçeli tipindeki bir kimlik, bu roller için hiç de uygun değil. Ayrıca, Amerika’nın Türkiye’ye ve Ortadoğu’ya başka sürprizleri de olabilir; ılıman İslâm denilen muharref din anlayışını kökleştirmek için halife ve mehdiler sunabilir yakın bir zamanda. Yine Fethullah Gülen’in belirli bir misyon icra etmek üzere Türkiye’ye gelme şartları olgunlaştı zannediyorum. Önümüzdeki aylar bereketli değil ama hayli hareketli günlere gebe.



Demokrasi neymiş? Bilmem bugüne kadar nice demokrasi adına ve ona rağmen planlar, oyunlar, onun şirin maskesinin ardında sırıtan çirkin yüzünü göremeyen bazı müslümanlar artık demokrasinin Hak ve hatta halk açısından ne büyük kandırmaca olduğunu geç de olsa anlayabilecekler mi? Yoksa, tam tersine (her seçim öncesi mağdûra, ehven-i şerre destek olma teraneleriyle), bizim mahalleden daha fazla demokrasiye, tevhid parmağı lekeli/boyalı çoğunluğa kayma mı olacak? Korkarım ikincisi olacak. 24 Mart 08 günkü konuşmasında öyle itiraf ediyordu Tayyib Efendi: “O kadar muktedir olsam, partimin kapatılmasını engellerim.” Demek ki % 47 oy değil; % 97 oy alarak şeklen iktidar olsanız bile fiilen iktidar olamıyorsunuz. Tam tersine, esas iktidar gücünü elinde bulunduran derin devletin sizin elinizle size oy verenlerin inançlarına ve yaşayışlarına düşmanca tavırlar takınmanıza zorlayabiliyorlar. Demek ki neymiş? Memleketi Ergenekon gibi çeteler yönetiyormuş. Çetelerin çetelesini tutmak bile mümkün değil; her taraf çete kaynıyor. Düzen çeteler, mafyalar, gladyolar düzeni. Tutuklanan insanlara bakıyorsunuz ki, ne kadar farklı dallardan ve ne kadar farklı görüşleri olduğu sanılan kimseler. “Küfrün tek millet” olduğu yeniden yine beliriyor. Öyle anlaşılıyor ki, Ergenekon çetesi rolünü ve misyonunu doğru, âcil ve gereği gibi oynayamadı; değişmesi lâzım. Ergenekon gider, Ötüken gelir. Ama derin örgütlenmeler bitmez. Derin devletin sadece Ergenekon’dan ibaret olduğunu kim iddia edebilir?



Yönetim olarak tümüyle Allah’ın indirdikleriyle hükmedildiği ve yöneticilerin Allah’a hesap verme şuuruyla Kur’an kanunlarını uyguladığı, İslâm’ın tanımladığı adâletten zerre kadar ayrılmadığı ve zâlimlerin erişemeyeceği bir makam olan Kur’an’ın “imam” dediği halifelik görevini üstlendiği bir ülkede, evet sadece böyle bir dâru’l-İslâm’da yöneten bellidir, yönetilen bellidir. Aslında öyle yerlerde yönetim ve kanun koyma hakkı sadece Allah’a ait kabul edilir, imam/halife ve yardımcıları ise İlâhî hükümleri uygulayan ve Kur’an adlı İslam Anayasasına ters düşmeyen ictihadları hayata geçiren bizden birileridir. Kendilerinden olan bu yöneticilere sıradan bir vatandaş bile hesap soracak, yönetenler en az haftada bir Cuma namazında câmide “imam” olarak, Hakk’a verecekleri hesaplarını kolaylaştırmak için halka hesap verecektir.



Böyle olmadığı durumlarda ise, halk bazen müslümanlık adına, bazen kutsal(!) devlet nâmına, bazen demokrasi uğruna ne zulümlere muhâtap olacaktır. Osmanlı’nın o muhteşem yönetiminde de (o günün demokrasisi ve hiyerarşisi diyebileceğimiz şekilde) derin devlet vardı. İlk zamanlar örf-âdet, tarikatler ve şeyhler, sonraları saray protokolü ve padişah anaları ve sevgilileri kadınlar saltanatı, sonra Yahûdiler ve giderek devlet içinde devlet konumuna gelen (Hıristiyanların çocuklarından devşirilen ve Bektaşi tarikatine mürit yapılarak içe kapanması istenen) Yeniçeriler derin devlet görevi üstlendi. Özellikle Tanzimat sonrası ise dışarıdan Batılı ülkeler ve içeriden Batılı zihniyete sahip İslâm düşmanı “aydın” denen karanlıklar, gayri müslim azınlıklar derin devlet rolündeydi. Sonra, meşrutiyet, dönmeler (özellikle Selanikliler), jön Türkler, özellikle İT (İttihat ve Terakki) cemiyeti derin devlet olarak Osmanlı’yı yönetti. Sonra kurtarıcılar sahneye çıktı. Ülkeyi yok yere ve nâhak şekilde, İslâm için olmayan ve müslümanların taraf olmaması gereken bir savaşa sürükleyen derin devlet ülkeyi iyice bir kurtardı. Kurtaranlar ülkeyi kim olduğu resmen ifade edilemeyen (devlet tarafından hep dost ve müttefik kabul edilen) “düşman”lardan değil; İslâm’dan kurtardılar. O günden bu güne de yönetimi hep bu kurtarıcılar ellerinde bulundurdular. “Efendim, artık cumhuriyetten sonra ve özellikle demokrasiye geçildikten beri halk, kendi seçtiği yöneticiler tarafından yönetiliyor” mu diyorsunuz? Şaşarım aklınıza, özellikle gözler önüne serilen bunca oyunun bazı figüranları afişe edildikten sonra! Ergenekon, buzdağının görünen kısmı. Kartel medyası, para ve para babaları TÜSİAD vb. burjuva kesimi, silahlı kuvvetler, yattığı yerden Atatürk, Anayasa mahkemesi, Yargıtay, YÖK gibi masum kabul edilip dokunulamayan güçler, tabii ki Amerika ve İsrail, Bir leşmiş İlletler gibi uluslar arası kuruluşlar, Siyonist ve masonik örgütler ve mafya yönetiyor ülkeyi. Derin bir iman olmayınca, gönüllerin ta derinliklerinden coşan Allah’la irtibat, O’nun kanunlarını her şeyin üstünde gören, takvâ ve âhiret bilincini kuşanan muvahhid mü’min özelliği kuşanılmadıkça bu durum devam edecek. Batılı kâfirler dışarıdan, bunca kurtarıcı ve yönetici içeriden memleketi tümüyle ve iyice kurtarmalarına az kaldı. Zaten insanımız tümüyle kurtuldu sayılır (İslam’dan ve müslümanca yaşayıştan). Ama yetmiyor bu kurtarıcılara. Kökten dinsizlik olmalı. Ülkenin yönetiminin her şeyiyle Batılı gâvurlarınki gibi olması yetmez; halk da her şeyiyle gâvurdan daha gâvur oluncaya kadar bu kurtarma girişimleri devam edecek. Ya da, eh % 1 de olsa bir ihtimal daha var: Ülkenin kurtarıcılardan kurtulması.



Ümitsiz miyiz? Müslüman hiç ümitsiz olur mu? Allah’tan ümit kesmek, ancak kâfirlerin işi. Allah’ın mü’minlere rahmetinden, yardımından da ümit kesemeyiz. Ama bunun tahakkuku için mü’minliğini ispatlayan ve yardıma hak kazanan, her çeşit şirkten uzaklaşan muvahhid mü’minler olmak gerekiyor. Kendini “mü’min” sayanların yeniden “iman” edip tevhid eri olmaları, “Kitabım Kur’an” diyenlerin başka kutsallardan ve kitapsızlıktan kurtulup “Kur’an”a sarılmaları, tüm “tâğut”ları reddedip cihad bilincine ulaşmaları gerekiyor öncelikle. Yoksa bu zillet artarak devam edecek ve korkarım ki, âhiretteki azâbın keffâreti değil; bir avansı olacaktır.

Ahmet KALKAN