"İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun ruhudur. Onu zayi’ olmaktan ve fenadan ve başıboşluktan muhafaza etmek için kuvvetli ve emin bir ele teslim ile derin bir sevinç (hissedilebilir ve korkulardan emin olunabilir).” “Elhamdülillah dedim. Azrail’i cidden sevmeğe başladım.”
Bir ikindi namazı esnasındaydı. İlk rekâtta kıyamda idim. Fakat içimde tuhaf bir his vardı. Sanki arkamda birisi duruyordu. Nefesinin sıcaklığını ensemde hissedebiliyordum. Boğazımda da bir acı dolaşıyordu. Metal bir şey vardı boğazımda ve oldukça keskin gibiydi. Kafamı eğsem kesilecek zannediyordum. Fatiha’yı bitirmek üzereydim. Diğer taraftan da hangi sûreyi okuyacağımı düşünüyordum. Bildiğim en uzun sûreler hafızamda dolaşıyordu. Zira ne kadar kısa olursa, o metal şeyin boğazımı kesmesi o kadar yakın olacaktı.
Sonra o arkamdakinin kim olduğu ve boğazıma dayalı şeyin ne olduğu sorusu kafamı kurcalamaya başladı. İçimden bir ses Azrail diyordu. Birden bir ürperti hissettim. Zira zihnimde canlanan resim, ürkütmüştü beni. Arkamdaki şeyin zihnimde oluşan silueti, başlıklı bir pelerin giymiş ve elinde de tırpan olan birisini haber veriyordu. Ve tırpanın keskin tarafı tam da boğazıma dayalıydı. Rükûa gittiğim anda da kafam yere uçacaktı. Ben rükûa gitmeden o tırpanı çekti ve bir anda bacaklarımdan derman kesildi. Öylece kalakaldım.
Namazı bitirdiğimde derin bir nefes aldım. Kendimi ölüme yakın hissettiğim anlardan birisiydi bu. Fakat kafamı kurcalayan başka bir şey vardı; Azrail (as). Neden başlıklı bir pelerin ve elinde tırpan vardı. Kafamda resmettiğim bu şey Azrail (as) olamazdı. Çünkü nurdan yaratılmış, sadece İlahi emirlere mutlak itaate memur Allah’ın bu mahlûku, böyle korkutucu olmamalıydı. Ya da vazifesi, kafa kesen bir varlık olmaktan veya öyle algılanıyor olmaktan başka bir şey olmalıydı.
Sonra sorgu melekleri denilen Münker ve Nekir meleklerine döndü nazarım. Onları algılayışım da Azrail’den (as) farksızdı. Ne acayip öğretilmişlerdi bize. Ellerinde balyoz vardı. “Söyle bakalım Rabbin kim?” bilemedin kafana balyozu yiyordun. İslâmiyet her şeyiyle güzeldir. Hayalleri korkusuzdur. Fakat kafamdaki meleklerin tarafımdan algılanışı böyle değildi. Neden?
Belki avamın ağzında dolaşan hikâyelerin, belki romanların, belki de televizyon vb. araçların kafamda şekillendirdiği bu varlıklara karşı, bu halleriyle sempati duymam, onları kendime yakın hissetmem mümkün gözükmüyordu. Ta ki Risâle-i Nur’un bahsettiği şekliyle o mübareklerin hakîkatlerini okuyup anlayana kadar. Birden dünyam ve bakış açım değişmişti. Gerçi, Nur Risâlelerini okuyup bakış açımın değişmediği, bakış açımın değişip de lezzet almadığım bir konu da yoktu Elhamdülillah.


AZRAİL (AS), MÜNKER NEKİR,
KİRAMEN KATİBİN

Nur’un Risâleleri bu meleklerin hakîkatine dair şöyle diyordu:
“İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun ruhudur. Onu zayi’ olmaktan ve fenadan ve başıboşluktan muhafaza etmek için kuvvetli ve emin bir ele teslim ile derin bir sevinç (hissedilebilir ve korkulardan emin olunabilir).” “Elhamdülillah dedim. Azrail’i cidden sevmeğe başladım.”
“Herkes gibi ben dahi muhakkak gireceğim diye mezarıma hayalen girdim. Ve kabirde yalnız, kimsesiz, karanlık, soğuk, dar bir haps-i münferide (hücre hapsinde) bir tecrid-i mutlak (kimsesizlik) içindeki tevahhuş ve me’yusiyetten tedehhüş ederken (dehşet alırken), birden Münker ve Nekir taifesinden iki mübarek arkadaş çıkıp geldiler. Benimle münazaraya (konuşmaya) başladılar. Kalbim ve kabrim genişlediler, nurlandı, hararetlendirdiler; âlem-i ervaha (ruhlar alemine) pencereler açıldı. Ben de şimdi hayalen ve istikbalde hakîkaten göreceğim o vaziyete bütün canımla sevindim ve şükrettim.”
“Ve insanın amelini yazan melekler hatırıma geldi. Baktım, aynen bu meyve gibi çok tatlı meyveleri var. [Birisi] Her insan kıymetli bir sözünü ve fiilini bâkileştirmek (kalıcı kılmak) için iştiyakla (büyük bir arzuyla) kitabet ve şiir, hatta sinema ile hıfzına çalışır. Hususan o fiillerin Cennet’te bâki (ebedi) meyveleri bulunsa, daha ziyade merak eder. Kiramen Kâtibîn insanın omuzlarında durup onları ebedî manzaralarda göstermek ve sahiblerine daimî mükâfat kazandırmak(tadırlar), (bu bana) o kadar bana şirin geldi ki tarif edemem.” (Asâ-yı Mûsâ, 62)


MELEKLERİ DOST EDİNMEK

Artık benim de dünyam aydınlanmıştı. Bu meleklerin nezdinde dünyam ve dostlarım o kadar çoğaldı ki, adım başı bir melek vardı dünyamda. Bazı akşamlar eve gittiğimde kimse olmuyordu. Kapıdan içeri ilk girdiğimde her taraf karanlık ve ürkütücü gelmekle beraber; şimdi eve girdiğimde “Selamun aleyküm” diyebileceğim binlerce dostlarım vardı. Meğer eskiden ne kadar yalnızmışım. Ne kadar kimsesizmişim.
Meleklere imanın gereğini, bu açılımla beraber, daha iyi hissedebiliyorum. İyi ki Melekler var. Artık her kar veya yağmur yağdığında, “Bak Melekler geldi!” deyip getirdikleri rahmetten dolayı Allah’a şükrediyor, dönüşte dualarımı rahmet-i Rahmana götürsünler diye binler dua ediyorum. Rahmetle gelen rahmetle döner. Dünyamızı ziyaret edenler, hiç olmazsa dualarımızın ziyaretini isterler. Ne güzel Meleklerle dost olabilmek. Ne güzel onların dostluğunu hissedebilmek.



Sarf ve nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefat edip, kabirde Münker ve Nekir’in: (Men Rabbüke) yani senin Rabbin kimdir? suallerine karşı, kendini medresede zannedip Nahiv ilmi ile cevab vererek: “(Men) mübtedadır. (Rabbüke) onun haberidir; müşkil bir meseleyi benden sorunuz, bu kolaydır.” diyerek, hem melaikeleri, hem hazır ruhları, hem o vakıayı müşahede eden orada bulunan bir keşfe’l-kubur velisini güldürdü ve rahmet-i İlahiyeyi tebessüme getirdi. Azabdan kurtuldu.