DİKENLERE KATLANMAK

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Allah birdir ve Sen O’nun Rasûlü’sün. Buna böyle îman ettiğim gibi, Sana da bey’at ediyorum. Başıma ne gelirse gelsin, ölüm pahasına da olsa, bu yoldan dönmem artık...”

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübarek, nurlu yüzü daha bir aydınlandı.

“–Allah da seni cennet ile mükâfatlandırır ey Bilâl!”

Bu anlamlı cümle, ilk Müslümanlardan Bilâl-i Habeşî Hazretleri’nin kimliği oldu.

Sadece kimlik almakla yetinmedi o. Kimliği ile öyle bir özdeşleşti ki, kısa sürede kendini bile aşacak bir seviyeye geldi.

Mümkün olduğunca her fırsatta Peygamber Efendimiz’in yanına gidiyor, en küçük fırsatları bile değerlendirerek, bilgi dağarcığını doldurduğu gibi, muhabbetine muhabbet katıyordu.

Peygamber medresesinin baş talebelerinden biri olmuştu. En üst makamdan en üst eğitimini alıyor, en yetkili ağızdan en etkili sözleri öğreniyordu.

Âyet âyet renkleniyordu... Sûre sûre şekilleniyordu...

Saçından tırnağına kadar işleyen îman, hayatını yeniden düzenleyen ilim, bütün hareketlerine yansıyan güzel amel ile, bambaşka biri olup çıkmıştı...

O günlerde 29-30 yaşlarında olan Hazret-i Bilâl -radıyallâhu anh-, Mekke’nin önde gelenlerinden Ümeyye bin Halef’in kölesiydi. İçinde yaşadıkları şartlar, ailece köle yapmıştı onları. Yani sadece Bilâl değil, anne-babası da bu adamın köleleri idiler.

Bilâl, çalışkanlığı, dürüstlüğü, iş bilirliği ve sesinin güzelliği ile tanınırdı... Bu yüzden diğer kölelerden daha fazla itibar görür, Ümeyye adına uzak diyarlara ticaret kervanları götürüp getirirdi.

İslâm güneşinin doğması ile yeni bir hayata «Merhaba!» diyen Hazret-i Bilâl -radıyallâhu anh-, insanın bütün hayatını değiştiren İslâm’dan dolayı, nelerle karşılaşacağını az-çok tahmin ediyordu.

O günlere kadar ciddî bir problem yaşamayan Hazret-i Bilâl, sahibi olan Ümeyye’nin bağıra-çağıra gelmekte olduğunu görünce, içinden «Bismillâh» dedi. Müslüman olduğunu öğrenmişti demek. Bilâl için yeni bir hayat başlıyordu... Yanına gelince öfkeyle bağırdı Ümeyye:

“–Duyduklarım doğru mu ey Bilâl?”

“–Ne duydunuz ki?”

“–Putlarımızı terk ederek, sapıtmışsın!”

“–Hayır, yanlış duymuşsunuz. Allah ve Rasûlü’ne îman ederek doğruya yöneldim ben!”

“–Sus! Sakın bir daha böyle bir şey söyleme! Yoksa parçalarım seni!”

“–Böyle bir şey düşüneceğinize, Allah ve Rasûlü’ne îman edip dünya-âhiret kurtuluşuna yönelmeyi neden düşünmüyorsunuz peki?

“–Sana öyle bir işkence yapacağım ki, bütün âleme ibret olsun! Köle Bilâl! Sen kim oluyorsun da benden izinsiz din değiştiriyorsun ha? Ne kadar tehlikeli bir işe giriştiğinin farkında mısın? Senin yüzünden başımıza yıldırımlar düşecek, tûfanlar inecek! Sapıttın sen!”

“–Hayır! Allah beni dosdoğru yola hidayet buyurdu. Gönül ufkumda İslâm güneşi doğdu. Gönül toprağıma Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hazretleri’nin muhabbet damlası düştü. Îman havuzunda, Kur’ân iksiri ile yıkanıp tertemiz oldum ben!”

“–Beyinsiz köle! Efendilerinin tanrılarını bırakıp da, başka tanrılar seçme hürriyetine ne zaman sahip oldun? Sen benim kölemsin be, malımsın benim! İstediğimi yaparım sana! Sen de benim her istediğimi yapmaya, kabul ettiğim dini kabul etmeye mecbursun!”

“–Sizin köleniz olduğum doğrudur. Bunu biliyorum. Beni herhangi bir eşya gibi kullanabilirsiniz. Siz benim yalnız bedenime sahipsiniz. Ama aklıma, vicdanıma, kalbime, içimde gizlediğim şeylere asla sahip olamazsınız. Sevmek veya sevmemek, inanmak veya inanmamak benim içimdedir. Vicdanıma perçin vurmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Beni hiç kimse Allah ve Rasûlü’nden çeviremez.”

“–Kendine gel nankör köle, kendine gel. Aklını başına topla! Yoksa canını alırım senin. Peygamberim dediğin zâtın bozduğu o kötü rûhunu, vücudundan çıkarırım!”

“–Allâh’ın Rasûlü rûhumu bozmadı. Hakikat nurlarını gönlüme doldurdu O.”

“–Benim emirlerime karşı gelip bu sapıklığa devam edecek misin?”

“–Allah ve Rasûlü’ne tâbî oldum ben.”

“–Kendine gel! Yoksa putlarımız hakkı için, bu yeni dini terk edinceye kadar, en çetin acıları çektireceğim sana!”

“–Bu mukaddes dini bıraktırmak için beni parça parça etseniz, bin canım olsa da her gün birini alsanız, vallâhi ben bu dini asla terk etmem! Gönlümde öyle bir Sultan taht kurdu ki, ben candan da tenden de vazgeçtim artık.”

“–O zaman hak ettiğini buldun. Al öyle ise...”

“–Ehad Ehad! Bir’dir (Allah) Bir’dir!”

“–Bu kudreti nereden alıyorsun sen?”

“–Allah ve Rasûlü’nden tabiî ki!”

“–Sus! Pis köle seni! Al bakalım, al!”

“–Size isyan ettiğimi söyleyerek beni dövüyorsunuz. Ama siz apaçık bir şekilde Allah ve Rasûlü’ne isyan ediyorsunuz. Yarın siz de cezanızı çekeceksiniz!”

“–Sus pis köle seni! Ey belâlara, musibetlere ve tûfanlara uğrayasıca, sus! Delirtecek misin beni? Bakalım ne kadar dayanacaksın bu işkencelere?”

“–Yaradanıma rûhumu teslim edinceye kadar! Ben artık İslâm gülistanından gül topluyorum. Dikenlerin acısına elbette ki katlanacağım.”

Kötü kötü bağıran Ümeyye kâfiri, bir yandan da fena hâlde şiddet uyguluyordu...

Hazret-i Bilâl -radıyallâhu anh-, Peygamberler Sultanı’nın mukaddes elinden ölümsüzlük iksiri içmişti. Ölümü aştığı için, ölümden korkmuyordu artık...

Peygamber sevgisi ile dopdolu olmuştu çünkü...

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem...-


Adem Saraç-yüzakı degisi